Mehmet, karnesine bir daha baktı. Ardından yanındaki Takdir belgesine. Sınıfa bir daha göz gezdirdi. Ajandasını alarak çıkmaya davrandı. Tam o anda sınıfın beyaz kapısı açıldı. İçeri Yüzbaşı Hakan girdi.

-Karneyi aldın demek…

-Evet aldım…

-Güzel. Bu akşam seni evinden alacağız. Anlaşıldı mı?

-Nereye?

-Gidince görürsün. Diyerek sırıttı Hakan. Kapıyı çarpıp çıktı.

Mehmet sokaklarda dalgın bir şekilde yürüyerek eve vardı. Kapıyı anahtarla açıp içeri girdi. Salondan sesler geliyordu.

-Ne yani… Kamp diyorsunuz… Ne kampı bu?

-Yalnızca gençleri bilinçlendirme için düzenleriz. Ve başarılı öğrenciler bu kampa katılmaya hak kazanır.

Bu Hakan Yüzbaşının sesiydi. Uzun konuşmaların ardından babası Mehmet’i göndermeye ikna olmuştu. Mehmet kıyafetini değiştirdi. Hakan ile beraber evden çıktılar. Kapının önünde siyah bir cip bekliyordu. Üsteğmen Ahmet, kapıyı açtı. Mehmet araca binip oturdu. Hakan da onu takip etti.

-Hayırlı olsun Mehmet… Dedi Hakan.

-Bir şeyi görmeden ne olduğunu bilemeyiz. Diyerek cevapladı Mehmet.

Üçü birden gülümsediler. Hakan arkaya doğru eğildi.

-İlk önce bazı şeyleri açığa kavuşturalım.

-Tamam. Kavuşturalım.

-Her şeyden önce sır tutmasını bileceksin. Orada gördüklerini sadece sen bileceksin. Eğer başkaları da bilirse, sen de o öteki bilenler de bok çukurunu boylar. Anlatabildim mi?

-Şüphen olmasın. Dedi Mehmet. Yüzünde kararlı bir ifade vardı.

-Güzel…

Siyah cip, şehir dışına çıkmıştı çoktan. Mehmet, sordu.

-Nereye gidiyoruz? Onu öğrenebilir miyim?

-Ankara… Dedi Hakan.

Araç hızını artırdı. Üç saat sonra Ankara tabelası görünmüştü. Mehmet gülümsedi…