Yalnız Tilki yüzüne yediği tokatla bir daha sarsıldı. Açıkça küfrediyordu başındaki peşmergeye. Ne o kendisini anlıyor, ne de kendisi peşmergeyi.

Peşmerge, adamını konuşturamamanın hıncı ile sürekli tokatlar savururken,Yalnız Tilki,Özel Kuvvetler eğitim kampındaki günlerine dönmüştü. Bir dersin başıydı. Tahtada konu kısmında “İşkence ve Dayanma Teknikleri” yazıyordu. Öğretmenleri konuya daha hiç girmeden,şunu söylemişti.

-Sizler Özel Kuvvetler mensuplarısınız. Ne kadar kaçsanız, ne kadar kaçınsanız,bir gün işkence göreceksiniz. Şunu unutmayın. Yakalanıp işkence gördüğünüzde,ben sizlerin yanında olacağım. Beni görmeye çalışın.

Yalnız Tilki,hocasının yanında olduğunu hayal etti. Buradaydı işte. Yeşil renkli Özel Kuvvetler kepi başında,kendisini seyrediyordu.

Yalnız Tilki,hocası ile göz göze anlaşırken,tokatlar tekmeler yağıyordu üzerine. Ancak o hiçbir darbeyi fark etmiyordu. Bir sandalyeye elleri arkadan bağlanmıştı. Yumruklarını sıktı. Hocası ona taktiklerini veriyordu.

-İşkenceciler,normal bir şekilde dayak atan insanlardan daha çabuk yorulurlar. Çünkü hem elleri çalışmak zorundadır,hem beyinleri… Eğer işinde uzman değilse,karşınızda uykuya bile dalabilir. Çünkü her şeyi düşünmek zorundadır.

Yalnız Tilki,darbelerin şiddetini yitirdiğini fark ediyordu. Hocası ise konuşuyordu beyninde.

-Sinirli insan,açık veren insandır. Açıkları kontrol et. Açıkları kontrol et !

İşkenceci peşmerge yoruldu ve bir sandalye çekip oturdu. Yalnız Tilki, kararını verdi. Ya ölürdü,ya da kurtulurdu. Var gücüyle fırladı. Uzun boyu sayesinde,sandalyeyi kendisi ile beraber kaldırmıştı. Sırtını peşmergeye döndü ve kendini geriye fırlattı. Sandalyenin demir ayakları peşmergenin karnına girmişti. Yalnız Tilki,güç bela peşmergenin belindeki asılı bıçağa uzandı. Bağlarını kesti. Yüzü yanıyordu. Ancak acılara yer vermenin zamanı değildi. Peşmergenin AK-47 tüfeğini aldı. Odadan dışarı çıktı. Bir yandan da karşısına kimsenin çıkmaması için dua ediyordu. Çıkış kapısının önünde iki kişi gördü. Tüfeği yatay tutarak ikisini de hakladı. Binadan dışarı çıktı. İki katlı ev tarzında bir yerdi burası. Kaçması gerekiyordu. Binanın önündeki cipi fark etti. Araca bindi. Anahtar üzerindeydi. Aracı çalıştırdı. O sırada binanın içinden iki peşmerge çıktı. Ellerindeki silahlarla cipe ateş etmeye başladılar. Yalnız Tilki,tüfeği pencereden yatay bir şekilde çıkarıp,ateş açtı. Şarjörü bitince aracı gazladı. Artık silahının mermisi de bitmişti. Bir müddet ilerledikten sonra ileride bir kasabanın olduğunu gördü. Cephanesi yoktu. Ama şansını denemeye karar verdi.

Hüseyin Ağa,köye doğru yaklaşan peşmerge cipini görünce telaşlandı. Türkiye’den gelen komutanlara koştu:

-Komutan,buraya geldiğinizi haber almışlar. Bir cip geliyor!

Cemil,küfretti. Tüfeklerini aldılar…

Yalnız Tilki,karşısındaki adamların komando olduklarını anlamıştı. Aracı durdurup, koşmaya başladı. Bir yandan da:

-Ateş etmeyin! Türk askeriyim! Ateş etmeyin! Diye bağırıyordu.

Cemil,karşısında Yalnız Tilki’yi görünce çok şaşırdı.

-Ulan biz seni öldü biliyorduk?

Yalnız Tilki sırıttı.

-Özel Kuvvetler Kampındaki hocam olmasaydı naneyi yemiştim. Eee? Hadi ben düşmandan kaçtım. Sizin burada ne işiniz var?

-Düşman birliklerini duraklatmak.

Yalnız Tilki,Hüseyin Ağa’ya döndü.

-Abi, bana biraz cephane bul. Hiçbir şey kalmadı.

Hüseyin Ağa ellerini iki yana açtı.

-Bizde de yok ki asker yiğenim… Yalnız Tilki,gözlerini Cemil’e çevirdi. Söz doğruydu…